Katiller Geliyor Eylemler Afiş/Bildiri Haberler NATO Hakkında

Küresel Alçaklığın İstanbul Buluşması

NATO'ya "hoş geldin" demeye hazırlanalım. Kapitalist iktidarların en büyük ve organize terörist ve militarist aygıtı NATO, bu ayın sonunda şehrimizde toplanıyor. ABD ve çıkar-iktidar hırsıyla ağzının suyu akan gönüllü, gönülsüz şürekası İstanbul'dan bütün dünyaya meydan okuyacak, Bush'un "savaş"ının bir cephesi ilan ettiği topraklarımızdan tüm dünyaya emellerini ilan edecek. Ölüm ve sömürü aygıtını İstanbul'da genişletip güçlendirecek, hem de bütün dünyanın kahrını çekiyormuş gibi yaparak! 28-29 Haziran günlerinde yapılacak toplantılar, devlet başkanları düzeyinde olacak ve ana gündemler NATO'nun devam edecek olan genişleme süreci, Afganistan, Irak ve ABD'nin o meşhur Büyük Ortadoğu Projesi olacak. İktidarların kalbi o iki gün İstanbul'da atacak ve şehrimizden bütün dünyaya "kan, ter ve gözyaşı" pompalayacak. Ve iktidarların olmazsa olmazı paranoya şimdiden şehrimize bütün aşağılayıcılığı, organize ve yok edici korkaklığıyla nüfuz etmiş durumda. Artırılan ve "güvenlik önlemleri" denilen rutin tedhiş faaliyetleri ve operasyonlar, kapsamları genişletilerek hızlandırıldı. "NATO vadisi" adeta karantinaya alındı, bu bölgede oturanların, yeni taşınanların, çalışanların, hastanedekilerin, sabıkalıların, sabıkasızların, yoldan geçenlerin, gözünün üstünde kaşı olanların soy ağacı bile çıkarıldı. 30 bin polis, şer buluşmasına halel gelmesin diye görevlendirildi dahası, çevre illerden takviyeler de İstanbul'a gelecek. Şer buluşmasının 20 milyon dolarlık maliyeti, NATO ve Hükümet tarafından ortaklaşa karşılanacak. CIA, MI5 ve bilumum gizli servis ajanları da, şehrimizin zaten işgal altındaki sokaklarında cirit atıyor.

İktidarların ağababa ABD önderliğinde buluşmasının, leş sofrasının iğrenç kokusu şimdiden ortalığı sardı yani. Polyesterden mamul hijyenik katiller, -pardon onlara büyük adamlar deniyor- topraklarımızda nasıl at koşturacaklarını bütün küstahlıklarıyla bir de burada kararlaştıracaklar. "İstanbul zirvesi", giderek batağa saplanıyor dahi olsa Ortadoğu'ya yerleşen ABD'nin kendi emelleri doğrultusunda yapısını ve hedeflerini yeniden tanımlayıp işlevlendireceği ve artık Ortadoğu'ya yerleştireceği NATO ve leş sofrasında yer kapmak isteyen gaspçılar iktidarlar-aktörler için önemli ve tarihi bir buluşma. Enerji kaynakları ve dünya çapında hegemonyanın tesis edilebilmesi için kilit önem arz eden Ortadoğu'ya, Balkanlar ve Hazar Denizi Havzasının da dahil edilmesiyle üzerinde türlü çıkar ve iktidar dolaplarının çevrileceği alan "büyük Ortadoğu" denilerek genişletilmiş durumda. ABD, kendisi ve küresel ekonomi ve hegemonyasının devamı noktasında hayatî olan enerji kaynaklarının kontrolü için adım adım ilerlemekte ve buna paralel olarak karşısına çıkabilecek rakiplerin çevresini sarmaya, kendisine yönelen tehditleri önceden bertaraf etmeye yönelik politikalarına, müdahalelerine devam etmektedir. NATO'nun varlık amacının yeniden tanımlanması, genişlemesi süreci ve bundan sonra nasıl bir hizmet göreceği de bu bağlamda ele alınmalıdır.

İkinci Büyük Savaş'tan sonra iki büyük devlet ortaya çıktı: ABD ve SSCB. ABD ve İkinci Büyük Savaştan büyük yaralar alarak çıkmış, bir kısım Batı Avrupa devletleri, kapitalist düzenleri için tehdit oluşturan devlet kapitalizmine, SSCB'ye karşı ortak bir askeri aygıt oluşturdular. 4 Nisan 1949'da, 12 Batılı ülke: ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüxemburg, Kanada, İtalya, İzlanda, Danimarka, Norveç ve Portekiz, NATO'yu (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) kurdu. Soğuk Savaş, özellikle baskın iki iktidar odağının karşılıklı tehditlerinin ve bu tehditleri kullanarak dünyada hakimiyet kurma çekişmesinin on yıllar süren dönemidir. Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin, "dehşetengiz" Sovyet tehdidinin karşısında sıra dağlar gibi duran askerî aygıtı NATO, ortak tehdide karşı askeri alanda birleşen Atlantik ötesi dostlarının ortak hedefleri çerçevesinde işbirliğinin devamını ve gücünü teşkil ediyordu. NATO'nun kurulduğu ilk dönem, üye devletlerin "güvenliğinin" ABD'nin nükleer gücüne dayalı olduğu, "caydırıcılık" için en önemli silahı "nükleer güç" kullanımının oluşturduğu dönemdir. O zaman ve şimdi de NATO'nun esas askeri gücünü ABD oluşturmaktadır. 1950'lerde SSCB'nin de nükleer silah üretmesi ve karşılık verebilme yeteneği elde etmesiyle Bush Doktrini olarak ilan edilen ancak hiç de yeni bir buluş olmayan, o zaman da benimsenmiş "önleyici savaş" stratejisinden vazgeçilerek "çevreleme" ve "caydırma" politikalarına ağırlık verildi. Bu arada 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan NATO'ya katıldı. SSCB'ye karşı tampon devletler ve ileri karakollar oluşturulmaya, yeni üsler açılmaya devam etti. 1955'te Almanya, 1982'de İspanya NATO'ya dahil oldu. 1960'lardan itibaren de "esnek karşılık" denilen ve "nükleer silah kullanımı" temelli stratejini yerini alan yeni bir strateji geliştirildi. "Ortak düşman"ı çevreleme ve krizleri konvansiyonel yöntemler kullanarak çözer gibi yapma stratejisine ağırlık verildi. Soğuk Savaş dönemi, Monroe Doktrini ile kendisine dokunmadıkça dünyanın geri kalanıyla pek alakadar olmayan ABD'nin küresel iktidar olmaya oynadığı ve SSCB paranoyasıyla (iktidarın gıdası) askerî, ekonomik, siyasî hegemonyasını kurduğu bir dönemdir. Bu dönem boyunca NATO en önemli aygıtı olmuştur. Soğuk Savaş sona erdikten sonra da ABD, bu hegemonyasını korumak ve geliştirmek için yeni iktidar-korku-gelecek senaryoları yazmaya ve mekanizmalar oluşturmaya, varolanları dönüştürmeye koyulmuştur.

Böylece, ABD, 1991'de SSCB'nin dağılmasıyla sona eren Soğuk Savaş ertesinde NATO'nun varlık sebebini kaybetmesine izin vermedi. Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, uluslararası arenada zaten birçok ciddi değişimlere sebep olmuştu. Bu durum, haliyle NATO stratejilerinin gözden geçirilmesi ve en başta ABD'nin çıkarları ve planları olmak üzere yeni durumlara uyumlulaştırılması ve NATO'ya yeni işlevler kazandırılması gerekliliğini ortaya koydu. 1991'de yapılan Roma Toplantılarında, daha önce ABD'nin dillendirdiği "yeni dünya düzeni"ne uygun yeni stratejik konsept kabul edildi. Buna göre, NATO'ya üye devletlerin varlıklarını garanti altına alma ilkesine ek olarak "güvenlik" kavramı üzerinde durmak ve tüm Avrupa'yı içine alacak şekilde genişletmek konularında uzlaşıldı. Yeni dünya düzeninde "güvenlik" noktasında organizasyon, Soğuk Savaş dönemindeki gibi yalnızca askeri bir kalkan oluşturmak değil (esasen hiçbir askerî organizasyon siyasî, ekonomik, vs. durumlardan bağımsız olamaz); genel olarak, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda işbirliği temelli daha sağlam ve kapsayıcı bir mekanizmayı oluşturmak şeklinde tanımlandı. Bu yeni stratejik konseptin aslî amaçları, Transatlantik (ABD-Avrupa) bağlantısının korunması ve bu sayede Avrupa'nın ABD'den bağımsız çıkışlar yapmasının engellenmesi, küresel senaryolar doğrultusunda NATO'nun genişlemesi ve elbette ABD'nin güdümünde dünya çapında etkin bir askeri aygıtın hazır ve nazır tutulmasıdır. Bu sebeple "güvenlik", "medeniyetler çatışması", "radikal İslâm tehlikesi" veya tehdit olarak görülen ya da gösterilen devletlerin ("şer ekseni" gibi) sınırlar ötesinde meydana getirdikleri tehditlerle temellendirildi. Küresel çıkar ve hegemonya projeleri ve aygıtları için -NATO gibi- "meşruiyet" sağlayacak zemin ve söylem üretilmiş oldu daha doğrusu bunlar ortaya atıldı ve gündem bunlarla meşgul edildi. Bütünlüklü iktidar projelerinin ve açılımların dayanılmaz cazibesi mi kölelik ruhu mu? Kontra siyaset meraklısı herkes bunları çözmeye çalışırken ve büyük büyük laflar ederken yeni fiilî durumlar meydana getirildi ve yeni teoriler ortaya atıldı. Teoriye gömülmüşlüğün sefaleti mi desek acaba!

NATO'ya dönersek, Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra "genişleme" NATO için başlı başına hem amaç hem de araç haline gelmiştir. NATO'nun genişlemesi aslında askerî bir ittifakın genişlemesinden öte bir anlama sahip. NATO esasen iktidarların terörist askerî bir aygıtı olduğu kadar siyasî ve ekonomik etkileri çok büyük olan bir aracıdır. Değişen dengelere göre NATO'nun fonksiyonelliği de değiştirilmiş, "bir bölgeyi savunan örgütten", "bölge dışı harekâtlar yapabilen" saldırgan bir aygıta dönüştürülmesi ABD'nin küresel hesapları uyarınca gerekli görülmüştür. Clinton'ın deyimiyle bütün demokratik rejimlerin katılması gereken demokrasi kumkuması ama saldırgan, hür dünya için cinayet işlemekten geri durmayacak multi-fonksiyonel bir aygıta dönüştürülmesi hedeflenmiştir.

Genel hatlarıyla bu perspektifle başlatılan birinci genişleme hamlesi, 1991 yılında Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya'nın da katılımıyla gerçekleşti ve böylece NATO'nun üye sayısı 19 oldu. Bundan sonra, 2002 Prag zirvesiyle ikinci genişleme kararı alındı ve Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya 29 Mart 2004'te resmen NATO'ya üye oldu. Bu en geniş ve önemli genişleme hamlesiyle üye sayısı da 26'ya çıktı. Bu devletlerin üyeliğiyle ilgili formalitelerin tümü İstanbul'da sona erecek. Böylece NATO, Soğuk Savaş dönemi düşmanı Varşova Paktı'ndan ülkelerin birçoğunu bünyesine katmış oldu. Bu devletler için NATO'ya üyelik, Batı sistemine entegre olmanın genişleme hamlesi dolayısıyla en kestirme yoludur ve simgesel anlamı da büyüktür.

Azerbaycan ve Gürcistan gibi Güney Kafkasya ülkeleri de NATO'ya davet edilmiştir. Genişleme hamlesine Ermenistan da düşünülmektedir. Ancak Ermenistan'ın tutumu şimdilik Rusya yanlısıdır. Güney Kafkasya, Avrasya'nın "istikrar"ı kilit bölge olarak görüldüğü eski Genel Sekreter Robertson tarafından da dillendirilmiştir. NATO'nun Güney Kafkasya'ya gözünü dikmiş olması Rusya'nın şimşeklerini çekse de şimdilik Rusya'nın durumunun genişleme operasyonunda bir belirleyiciliği yok. Dahası, sözünü ettiğimiz bu üç Güney Kafkasya devleti, Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (KAİK) üyesidirler ve Barış İçin Ortaklık (BİO-1994)Antlaşmasını da imzalamışlardır. NATO dışındaki Avrupalı ülkelerin ısındırılması eski Varşova Paktı ülkeleri ile ilişki kurabilmek, ordularının, ordu yapılarının denetim altına alınması ve istenmeyen gelişmelerin önlenmesi için oluşturulan BİO'ya üye 27 ülkeden 11'i NATO'ya üye olmak için başvurmuştur. 2007'ye kadar Gürcistan ve Azerbaycan'ın da NATO'ya üye olması öngörülmektedir. NATO'nun her üye devlete naçizane hediyesi üsler, Azerbaycan'da yapılmaya başlandı bile. Arnavutluk, Hırvatistan ve Makedonya NATO'ya üye olmak istemektedirler ve bu ülkelerin NATO üyeliğine de kesin gözüyle bakılıyor. Böylece NATO, Ural Dağlarının arkasına erişmiş durumda ancak bu ülkelerin entegrasyonu gönüllü oldukları için sadece bir zaman meselesiyken, Ortadoğu ülkelerinin NATO'ya entegrasyonunun ya da NATO vasıtasıyla kontrolünün bu şekil bir "hür dünyanın mutlak ve kaçınılmaz zaferi" edasında olamayacağı da aşikâr. Kafkasya, Kuzey Afrika, Ortadoğu, ve Güneydoğu Asya ülkelerini de kapsayacak yeni düzenlemelerin gerçekleştirilmesi için elbette NATO kilit bir noktada olma potansiyeli taşımaktadır. Bu sebeple, NATO'nun Doğuya doğru genişlemesi şüphesiz Ortadoğu devletlerini de kapsayacaktır. Cezayir, İsrail, Mısır, Ürdün, Moritanya, Fas ve Tunus'la Akdeniz Diyaloğu adı altındaki ilişkisi bu devletlerin NATO'ya üyeliğini sağlayacaktır, ne mutlu!

NATO'nun genişlemesi, uluslararası arenanın, çıkar-iktidar kapışmalarının düzenlenmesi işine yaradığı gibi ABD'nin rakiplerinin önlerinin kesilmesi ve ABD'yle öncülüğünde kalması işine yarayacak durumlar meydana getireceğinden/getirdiğinden bahsetmiştik. Buna paralel olarak NATO'nun genişlemesi güçlü bir rakip olabilecek AB'nin işini zorlaştırmaktadır. Nitekim ABD'nin Irak'ı işgali AB'yi bölmüştü; Polonya, İtalya ve sağcı iktidar döneminde İspanya ABD'den yana, net bir tavır takınmış ve Koalisyona katılmışlardı. Batı Avrupalı devletlerin özellikle Fransa ve Almanya'nın Avrupa merkezli politikalarına karşılık, Doğu Avrupalı devletlerin yeni üyelerin ABD yanlısı politikaları AB'nin ortak bir dış politika oluşturmasında sorunlar yaratmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin NATO üzerinden ABD'yle ilişkisi ve AB'nin Avrupa Ordusu kurulması fikrini NATO içerisinde yaptırmaya çalışması AB'nin planlarını bozmaktadır. Öte yandan NATO'nun genişlemesi, küresel hegemonya kurma noktasında iddiasını yitirmemesi için AB'yi de genişleme noktasında hareketlendirmekte ancak bu genişleme hamlesi, şimdilik ortak dış politika geliştirme ve uygulama konusunda sıkıntılar yaşayan AB'nin lehine bir hamleymiş gibi gözükmemektedir. Ancak NATO'nun genişlemesi ve Büyük Ortadoğu sofrasının kurulmasından sonra AB bundan pay kapmaya çalışmak dışında bir şey yapamayacaktır elbette.

ABD'nin yeni savunma stratejisi, kendisine rakip olabilecek tüm iktidarların yükselmesinin ekonomik, askerî, siyasî tüm yöntemler kullanılarak engellenmesi esasına dayanmaktadır. İktidarların kapışması petrol, gaz, su, verimli tarım alanları, madenler gibi "doğal kaynaklar" eksenindedir. Dünyada henüz bulunmamış rezervler ve teknolojik gelişmeler de göz önünde bulundurulduğunda endüstriyel ekonomilerin can suyu enerji kaynaklarının iyimser bir tahminle 100 yıllık bir ömrü olduğu düşünülürse enerji kaynaklarının yaklaşık % 70'ini, olası rezervlerin % 47'sini barındıran Ortadoğu ve Hazar Havzası üzerindeki çıkar-iktidar çatışmalarının ve buralar yönelik uzun vadeli planların sebepleri daha iyi anlaşılacaktır. "Enerji kaynaklarına sahip olan dünyaya sahip olur" fikri doğrultusunda ABD küresel üstünlüğünü koruyabilmek için bu kaynakların denetimini ve geçiş yollarını elinde tutma niyeti ve gayretindedir. ABD'nin olduğu kadar AB ülkeleri, Japonya, Hindistan (nükleer silahlara da sahiptir) ve Çin'in de petrole bağımlılığı giderek artmakta, bölgenin önemi bu şekilde daha da büyümektedir. Çin, 2003 yılında Japonya'yı geçerek ABD'nin peşinden ikinci büyük petrol tüketicisi oldu. Japonya, ABD'nin bölgesel planlarında uysal müttefiki rolünü benimsemiş görünüyor ancak Çin giderek gelişen askeri gücü ve farklı ortaklık arayışlarıyla ABD için potansiyel rakip olma durumunu sürdürmektedir.

Öte yandan Rusya, dünyanın ikinci büyük nükleer cephaneliğine ve ordusuna sahiptir. Enerji kaynakları açısında zengindir ve dolayısıyla petrol ve gaz fiyatlarının artması, ihracat gelirlerini artırmakta ve bu sayede ekonomik olarak büyüdüğü gibi ordusunu da güçlendirmektedir. Enerji ihtiyacı noktasında dışa bağımlı olan devletlerle, Avrupa ülkeleriyle, Çin'le, Japonya'yla enerji hatları oluşturmaktadır.

Rakipleri de genel olarak bu bahsettiğimiz seyir ekseninde ikbal peşindeyken ABD, ağababalığını bütün dünyaya meydan okuyarak gösterdi ve leş yiyici iktidarların gözlerini diktiği Büyük Ortadoğu'nun ortasına gelip oturdu. Bush'un Büyük Ortadoğu'da yol haritası ; bölgede bir türlü bulunamayan kitle imha silahlarının kontrolü, siyasal sistemlerin demokratikleştirilmesi, "fakirliğin ortadan kaldırılması" ve bölgede kendi hesaplarına yönelik olarak güvenliğin yeniden inşası şeklinde duyuruldu. Bunlar için NATO çatısı altında oluşturulacak ortak bir gücün bölgeye konuşlandırılması öngörülmektedir. Soğuk Savaş döneminde ABD'nin gücünü artıran ve yayılmasını sağlayan paranoyanın kaynağı Sovyet tehdidiydi şimdi de yeni strateji "güvenlik", islamî-milliyetçi terör tehdidi vasıtasıyla dillendirildiğinden bahsettik. Özellikle 11 Eylül öncesinde küresel iktidarlar ABD ve AB, bölgedeki kukla iktidarlarıyla işlerini şimdi bunun ters tepebilen bir silah olduğu anlaşıldıktan sonra ABD, rejim değişikliğine ve dolayısıyla İslâm devletlerinin temel paradigmalarını, toplumsal ve siyasal yapılanmalarını, değiştirme yoluna gitmeye karar verdi. Bölgede radikal İslâmcı, ABD karşıtı rejimlerin ılımlı İslâmî demokrasiler haline getirilmesi küresel hegemonyanın tesisi için şart olarak görülmektedir ABD tarafından. NATO da bunun oluşturulmasında etkili bir araç olacak. Bu doğrultuda ABD, Orta Avrupa'daki NATO üslerinin sayısının ve kapasitelerinin azaltılarak bunların Doğuda, kriz bölgelerine daha kolay ulaşılabilecek bölgelere konuşlandırılmaları yoluna gitmektedir.

Esasen, BM, OECD, BAB, AB, KAİK, BİO, AGİT gibi aygıtlar ve NATO da irili ufaklı iktidarların ağababalarca küreselleştirilmeye çalışılan sistemle bütünleşmesini sağlamakta, iktidar ilişkilerini düzenlemekte ve bunları elbette kırılgan bir sistematiğe oturtmaktadır. NATO'nun yeniden tanımlanan amaçları ve özellikle ABD'nin küresel ve bölgesel projelerinde ne tür bir işlev edineceği üzerine genel bir çerçeve çizdikten sonra dönelim Küçük Asya'ya.

Coğrafyamıza yapılan/yapılacak saldırılarda Türk iktidarına biçilen rol ve İstanbul'un önemi

Türkiye, Soğuk Savaş döneminde "Sovyet tehdidi"ne karşı kapitalist iktidarların ileri karakolu, tampon devlet, ucuz, kolay yönlendirilebilir ve büyük bir askerî aygıt işlevi görüyordu. Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra Körfez Savaşı sırasında ABD'nin kayıtsız şartsız destekçi olunarak bölgede bir rol kapmaya soyunulduysa da "başarılı" bir hamle olmadı. Yine de Büyük Ortadoğu'nun tam ortasında işbirliği yapılabilir müslüman bir ülke olarak T.C., ABD'nin planlarında işlevli bir aparat olma potansiyeline sahip. Buna ek olarak Büyük Ortadoğu'da NATO üyesi olan tek ve müslüman devlet de Türkiye'dir. Askerî gücü ve jeo-stratejik konumu ABD hesaplarında önemli olduğu kadar Türkiye Büyük Ortadoğu Projesiyle yeniden şekillendirilmeye sürecine sokulacak Arap ülkelerine model oluşturabileceği de dillendirilmektedir. Bu "model" olma durumu, ABD'nin el üstünde tuttuğu AKP hükümeti ile nispeten örtüşmekte ancak T.C.'nin 80 yıllık tarihinde temel aldığı Batılılaşma paradigmasıyla pek de örtüşmemektedir. Türkiye'nin bölgede pek de sevilmediği, bölge devletlerince islâmlığının da şüpheli görüldüğü, bu ülkelerin rejimlerini değiştirme, demokratikleştirme, müslümanlık noktasındaki temel paradigmalarının dönüştürülmesinin hiç de kolay olmayacağı ve çok ciddi boyutlardaki ABD karşıtlığının ve bu yöndeki eylemliliğin gün geçtikçe güçlendiği de göz önünde bulundurulursa "model" olma hikayesinin "bölge gerçekleri" nezdinde altının boş hatta maazallah necip Türk iktidarları için tehlikeli bile olduğu/olabileceği ortaya çıkıyor. Bu durum Bush'un bir "cephe ülkesi" olduğunu ilan etmekle şereflerin en büyüğünü bağışladığı Türkiye için bunun da etkisiyle hem içerde hem dışarıda kocaman bir "güvenlik" sorunu da ortaya çıkarmaktadır.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda NATO toplantısının İstanbul'da, burnumuzun dibinde yapılmasının küresel menfaat ve iktidar projelerinde hem reel hem de simgesel anlamlarının neler olduğu ortaya çıkıyor. Doğunun gözbebeği, "medeniyetler köprüsü" İstanbul yeniden Haçlılarca işgal ediliyor (Bush'un 11 Eylül'den sonra Haçlı Seferi başlattığını ilan edişini, dünyayı iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırmasını hatırlayınız!). Şer buluşması için İstanbul'un seçimini başka bir açıdan, İstanbul'un ele geçirilmiş olduğunun, hizaya gelinmesi gerektiğinin gözlere sokulması anlamına gelebileceğini de söyleyebiliriz. Muhammed bu muzaffer orduya da "o ne güzel bir ordudur" der miydi, bilmiyoruz!

NATO, küresel iktidarların- teröristlerin katliam-gasp-sömürü projelerinde kullandığı etkili bir aygıttır. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi, siyasî, ekonomik, askerî amaçları ve sonuçlarının yanı sıra dinsel, kültürel, sosyolojik amaçları ve sonuçları olacak, bu yüzyılı belirleyecek bir iktidar ve sömürü projesidir. Üzerinde yaşadığımız topraklar ve bizler, bütün dünyayı teslim alma hülyâsında ve bunun için neyi gerekli görüyorsa yapmaktan kaçınmayan gözü dönmüş iktidarların gasp, sömürü, katliam, işkence, tüm düş dünyamızın, muhakeme biçimlerimizin, haberleşmemizin manipüle edilmesi gibi saldırılarıyla çok daha açık bir biçimde, alenen karşı karşıyayız. İktidarların projelerinde bizler, istatistiklerden, radarlarında minnacık hedeflerden, "özgürleştiriliyor"muş gibi yapılıp geleceği çizilen kölelerden, güdülecek, oradan oraya sürüklenecek kütlelerden, sürekli gözetlenecek potansiyel suçlulardan, gerekli görüldüğünde canı alınacak iki ayaklılardan, işkenceyle psikolojisi de çökertilecek bedenlerden ibaretiz! Bu saydıklarımızın hepsi, sadece fizikî savaşın sürdüğü yerlerde değil, makyajlı ve kısmen düşük yoğunluklu olarak iktidarların galip olduğu yerlerde, "uygar dünya"da da vardır ve var olmaya devam edecektir, bu iktidarın iklimidir. İktidarların bahşettiği saadet, özgür-uygar yaşam diye zor koşup bizi bağımlı kıldıklarının hepsi, hangi ihtiraslarından kaynaklanır bilinmez, yine iktidarlar tarafından bir anda geri alınabilir, "sıcak yuvalarımız" doğrudan ya da dolaylı yarattıkları başka aygıtlarca da yerle bir edebilir. Uğruna ömür tüketilen bu zorunluluk alanı elbette iktidarların keyfine bağlı. İstanbul'da bombalar patladığında zararlı haşarattan hallice davrandığı insanların nasıl bir cendereye sokulduğunu, kendi nispeten geniş cenderemiz bir süreliğine daralınca, en azından biraz hissedebilmiş olmamız gerekir. O bombalar da, medeniyet makyajlı iktidar-çıkar projeleri de ABD'nin, bütün iktidarların, iktidar ilişkilerinin, "iyiler"in eseridir. İçine doğduğumuz zamanımız, mekanımız tutsaklığımızdır; özgürlük mücadelesi, haysiyetimiz için daha ne kadar hayatî olabilir?




anarsistanbul@ozgurhayat.org

Ana Sayfa